Ebediyete irtihalinin birinci yılında, Melahat Yengem’in aziz hatırasına.
–Bu satırlar, bir kanser hastasının son anlarına eşlik eden sözlerinden ilhamla kurgulanmıştır.–
Zaman, avuçlarımda giderek hafifleyen bir kum tanesi gibi akıyor.
Ve ben, artık her nefesimde geri dönülmez bir eşiğe biraz daha yaklaşıyorum.
Ben gidiyorum…
Bu toprakların kıyısından, rüzgârın sesinden, yağmurun gölgesinden sessizce süzülerek.
Kaldırımlar adımlarımı sayamayacak artık;
çünkü adımlarım, görünmeyen bir kapıya doğru usulca geriliyor.
Biliyorum:
Her ayrılık, insanın kendi hafızasını yeniden yazmasıdır.
Bingöl’ün ufkunda dalgalanan mavilik,
Genç’in çay kıyısındaki serinlik,
Kiğı’nın belleği,
Solhan’ın tarih kokusu,
Adaklı’nın bereketi,
Yayladere’nin sakin yeşili,
Yedisu’nun akşamüstü fotoğrafı,
Karlıova’nın kar tutan alnı,
Çarşı’nın kalabalığı,
Düzağaç’ın mahzun kavakları,
Kıbrıs Mahallesi’nin soba dumanı…
Hepsi içimde.
Hepsi, kalbimin kıvrımlarına mühürlenmiş birer anı demeti.
Bu yerler yalnızca birer isim değil; nefesime şekil veren damarlarım, içimde saklı duran sesler.
Ben giderken, onlar hafızamın perdelerinde bir koku, bir renk, bir sızı olarak kalıyor.
Su, artık bedenimdeki döngüsünü tamamlayacak.
Hava, ciğerlerime mavilik taşımayacak.
Toprak, yorgunluğumu dizlerimden çekip almayacak.
Kaos da yok artık içimde; kosmos da.
Helezonda dönen o karmaşık düşünceler, şimdi ıssızlığın kucağına bırakıyor kendini.
Ne kitaplarımın kokusu kalacak bana, ne de doğanın ayak sesleri.
Özlemler, kalbimin derin kuyularında ıslık çalan bir gölgeye dönüşecek.
Ve biliyorum:
Artık hiçbir gerçekleşmeyen beklenti içimde bir tufan koparmayacak.
Hüzün, sevinç, keder, neşe…
Hepsi birer göçmen kuş şimdi; kendi yönlerine uçuyorlar.
Hepsi bana ait, ama hiçbiri benimle gelmiyor.
Ben gidiyorum…
Sözler arkamda kalıyor; çünkü sözler bu dünyaya çivilidir.
Oysa ben, çivisiz bir zamana doğru kayıyorum.
Göç zamanı…
Uçsuz, bucaksız; zamansız, mekânsız bir eşik.
Ne ışığım var orada ne gölgem; ne başlangıcım ne bitişim.
Bir rüyanın içinden geçer gibi, hem kendime yaklaşıyor hem kendimden uzaklaşıyorum.
Ve içimde ağır bir gerçek büyüyor:
Gideceğime dair o derin pişmanlık…
Meğer insan, en çok ayrılacağı yerleri severmiş.
Ve en son adımını daima kalmak istediği toprağa bırakmak istermiş.
Ben gidiyorum…
Ardımda bıraktıklarım:
Bir ağacın gövdesi,
Bir böceğin kanadı,
Bir çeşmenin suyu,
Bir çocuğun gülüşü,
Bir sevgilinin duası…
Hepsi birer mühür, birer iz, birer hatıra.
Bu yolculuk bir ayrılık değil; bir çözülme, bir salınım, bir dönüş.
Belki sürreal bir kapının eşiğindeyim, belki de realist bir sonun tam ortasında.
Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Her veda, insanı başka bir insana dönüştürür.
Ve ben, işte şimdi :
Göçün sayfalarına, kendi adımı son kez yazıyorum.











Yorum Yazın
Facebook Yorum