Kasabanın üzerine çöken o sabah, güneş henüz ufka elini sürmemişti.
Göğün paslı kırmızısı, sanki kaderin önceden yazıldığı bir sayfanın kenarından sızıyordu.
Rüzgâr, berber dükkânının camına dokunup eski bir masalı hatırlatır gibi ince bir inilti bıraktı.
Kapı ağır ağır açıldı.
İçeri, vakitlerin gerisinden yürüyerek gelmiş gibi bir derviş girdi.
Adımları, toprağa söylenen içten bir şükür gibi sakindi.
“Vur usturayı berber efendi,” dedi.
Sesi, çölün kabuğundan kopup gelen kumların derin sıcaklığını taşıyordu.
Berber usturayı suya batırırken, dervişin yüzündeki huzur onu tedirgin etti; çünkü o yüz, yeryüzünün gürültüsünü çoktan terk etmişlerin yüzüydü.
Tam o anda, sokağı yarıp geçen bir narayla sessizlik çatladı.
Kasabanın kabadayısıydı bu; girdiği her mekâna ağırlığını değil, taşın bile taşıyamayacağı bir hoyratlığı bırakırdı.
Dükkânın kapısını savururcasına açtı.
Dervişi görünce, ağzında yılların biriktirdiği çürük kibri taşıyan bir kahkaha savurdu.
“Çekil bakalım kabak!
Biz tıraş olacağız!”
Sözleri, dervişin sabrına çarpıp geri dönen kör taşlar gibiydi.
Derviş sustu.
Sükûtu, bir kelamdan daha keskin bir cevaptı.
Kabadayının dili tıraş boyunca yorulmadı:
“Kabak aşağı… kabak yukarı…”
Her kelime, dükkânın içinde uçuşan kara kuşlar gibi dervişin kalbine yaklaşır, ama orada sükûtun sağlam kapısına çarpıp yere düşerdi.
Dervişin bakışı, duvarın köşesinde unutulmuş kabak oyma lambasında durdu.
Lamba, sanki yıllardır sakladığı nefesi bırakır gibi titreyen bir ışık saçtı.
Berber, yaklaşan bir şeyin ayak seslerini duyuyormuşçasına ürperdi.
Tıraş bitti.
Kabadayı çıktı.
Ve rüzgâr, yön değiştirip kasabanın kaderini önünden sürükledi.
Yokuştan inen at arabasının tekeri, hızını başka bir hükmün elinden almış gibiydi.
Kabadayıyı altına aldı; savurdu; susturdu.
Toz bulutu çökünce berber, dizlerine hükmedemedi.
“Derviş efendi…
Bu kadar ağır… bu kadar ani… bu kadar acımasız olması…”
Derviş gözlerini kapadı; sanki göğün en kuytu yerinden bir nefes çekti.
“Ben ona gücenmedim,” dedi.
“Hakkımı da helâl etmiştim.
Lâkin bilmez misin…
Her kelimenin bir vakti, her alayın bir izi, herkesin bir kapısı vardır.
Ve her kapının ardında, onu gözeten bir sahip…”
Sonra lambaya döndü.
Unutulmuş kabak, hafifçe yanan bir sır gibi ışıldıyordu.
“Kabak gücenmiş olmalı,” diye fısıldadı.
“Onun da bir sahibi var.”
Ama gece, hikâyeyi tamamlamaya kararlıydı.
Gökyüzü örtülerini kapadı, yıldızlar suskunluğa gömüldü.
Kasaba, görünmez bir mahkemenin eşiğinde bekler gibi ağır bir sessizliğe büründü.
Yaşlı kadınlar, rüyalarında kabakların konuştuğunu söyledi.
Çocuklar, evlerinin önünde kendi ekseninde dönen testilere şahit oldu.
Rüzgâr, taş duvarların gerisinden yürütülen gizli bir celseyi söyledi.
Adalet, alayın ve kibirin hesabını görüyordu.
Derviş, gecenin en ağır yerinde kasabanın dışındaki tepeye çıktı.
Başını göğün kapalı kubbesine kaldırdı.
“Yaradan yardır,” dedi.
“Sanma ki zalimin ettiği kârdır.
Mazlumun ahı… indirir şahı.”
Kainat, bu sözü bir mühür gibi alıp sinesine bastı.
Ertesi sabah kasaba uyandığında, berber dükkânının önündeki kabak oyma lambası ışıl ışıl yanıyordu.
Işığı, sabah güneşini bile gölgede bırakıyordu.
Kasabalılar bunu görünce içlerinden hiçbir söz çıkmadı.
Çünkü hepsi aynı hakikati hissetti:
Dünyada hiçbir şey sahipsiz değildir.
Ne bir söz…
Ne bir gönül…
Ne de bir kabak.
İlahi adalet, bazen en yumuşak şeylerin içinden çıkar; hiç beklenmeyen bir nesnenin kalbinde saklanır.
Vakti gelince, onu hiçbir el durduramaz.
Bu adaletin vakti ise…
O gün, o dükkânda, bir tek kelimenin kırgınlığında dolmuştu.











Yorum Yazın
Facebook Yorum