27 Ekim 2023'te yazdığım yazımın parafraz edilmiş haliyle tekrarıdır.
İyiliğin kaderi tuhaftır; insan, ömrü boyunca biriktirdiği en güzel şeyleri en çabuk unutulan raflara koyar.
O rafların altında ise, menfaatin paslı terazisi durur; dostluğu kendi ağırlığınca tartar, ve çoğu kez eksik çıkar insan.
Der ki eskiler:
“Çoban, dağda koyunu niçin güder?
Süt, yoğurt, yağ gözünde olmadıkça…”
Ve hayatın gürültüsünde bilinen şu hakikat:
“Menfaati kadar dost olanın yokluğu, varlığından daha hayırlıdır.”
Alegori işte tam burada devreye girer insanın içindeki karanlığı bir başka varlığın yüzüne işleyerek aydınlatır.
Bizim gölgemizde dolaşan menfaatçilerin
sesini, nefesini, dokunuşunu başka bir kisvede gösterir.
Çünkü insan en çok, kendi ayak sesinden değil,
etrafında beliren çıkar avcılarının soğuk
nefesinden yorulur.
Onlar yaklaşınca sıcak görünür, uzaklaşınca geriye buzdan bir sessizlik bırakırlar.
Sevmezler, çünkü sevgi karşılık beklemez; merhamet bilmezler, çünkü merhamet ortak nefes ister.
Çıkarları kadar konuşur, hesapları kadar gülümserler.
Biri onlara “yanlış yoldasın” dese, hemen suçlayacak bir omuz bulurlar.
İnsanlığın en kırılgan yeri de budur zaten:
Kendine ayna tutamamak.
Ve bir gün, bütün bu bulanıklığın arasından
bir kedi çıkar sahneye.
Küçücük bir hikâyenin sırtına büyük bir hakikatin yükünü alarak…
Kasım ayazının sabahını andıran bir yoksulluğun içinde yaşayan bir karı koca vardı.
Kulübeleri dar, kalpleri geniş; pencereleri soğuk, fakat duaları sıcaktı.
Kış, kasım ayazı gibi keskin inmiş üzerlerine.
Yakacak odun yok, ısınacak nefes yok…
Gece, bir mendil gibi üzerlerine örtülmüş,
iliklerine kadar işliyormuş soğuk.
Tam o sırada karanlığın içinden titreyen bir varlık belirmiş:
Aç, zayıf, üşüyen bir kedi.
Bir misafir gibi değil, sanki kasım gecesinin kendisi gelmiş kapılarına.
Yaşlı çift, avuçlarında ne varsa bir dilim ekmek, biraz şefkat, biraz insanlık hepsini önüne koymuş.
Kedi, duasını alır gibi hüzünle yemiş
ve sonra kaybolmuş karanlığa.
Gece tekrar çökmüş kulübeye.
Yanmayan ocağın önünde, soğuğun merhametsiz omuzlarında titreyerek beklemişler sabahı.
Derken…
Ocağın içinden iki kor parlamış birden.
Ateşten değil; bilinmez bir iyilikten, görünmez bir rahmetten doğmuş gibi.
Yaşlı adam seslenmiş :
“Hissediyor musun karıcığım? Bu sıcaklık… nereden geliyor?”
Kadın, tebessümüyle ısınmış bir yüz gibi:
“Evet… İçim birden bahar oldu.”
Ellerini uzatmışlar ocağa, kasım’ın ayazını eriten bir mucizeye dokunur gibi.
Bir gecelik sıcak, yılların yorgunluğunu unutturmuş onlara.
Eski günleri hatırlamışlar; şükür etmişler; kasım gecesinin siyahında bir damla ışığın bile nasıl zenginlik olduğunu anlamışlar.
Sabah olduğunda, ocağın koru çoktan sönmüş;
ama orada, altın parıltılı gözleriyle sessizce bakan o kedi duruyormuş.
Meğer bütün gece onları ısıtan bir kedinin gözlerindeki şükürmüş, paylaşılan bir lokmanın
ateş olup alevlenen bereketiymiş.
Böyledir hayat:
Menfaat ateş yakar, fakat ısıtmaz.
Görünen kor parlar ama gönle işlemez.
Gerçek sıcaklık, karşılık beklemeyen iyiliğin sürreal ışığından gelir.
Kasım ayının ayazında bile
bir lokmayı paylaşanların evi bahar olur.
Ve unutma:
Kendi şecaatini överken sirkati ortaya dökenler çoktur; ama iyilik, kendini hiç anlatmadan konuşur.











Yorum Yazın
Facebook Yorum