Tipinin altında üşüyenler...
Fırtınanın tozu, dağların çaresizliği
Bingöl’ün dağları, kışın kalbinden konuşur.
Karı, rüzgârı, tipisi vardır; bir de çocukların adını söyleyen beyaz mezar taşları…
Cihan, Serhat ve Ferhat…
Dokuz, sekiz,on yaşlarında,
Üç masum çocuk.
Üç nefesin sükûtu.
Üç meleğin buz tutmuş duası.
Bir korkunun adımları
14 Eylül 1998…
Güneş batıya yorgun adımlarla çekiliyordu.
Bir evin kapısı çalındı; hayatın, yüreğin kapısı.
İçeri giren misafir, sanki bir önsezinin suretinde yürüyordu.
Titreyen sesiyle sadece bir cümle kurdu:
“Korkuyorum…”
O cümle, bir annenin iç sesi, bir babanın sezgisi, bir yüreğin evlat kokusunu kaybedeceğini hissetmesiydi.
Cihan’ı yatılı okula bırakmıştı o gün.
Ve yürek bir kez “korkuyorum” dedi mi, kader o sesi duyar.
Gökyüzü not alır, rüzgâr saklar.
Köyün sıcağından okulun soğuğuna
Eskiden köylerde hayat başka türlü akardı.
Her bacadan çıkan duman, diğerine selam verirdi.
Dayanışma, sıcak bir çorba gibi elden ele dolaşırdı.
Ama zaman, taşları yerinden oynattı; göçler, yoksulluklar, sessizlikler geldi.
Köylerin kalbi sustu.
Ve çocuklar, annelerinin dizlerinden alınarak taş duvarlı yatılı okulların soğuk pencerelerine bırakıldı.
Her gece bir annenin gözyaşı yastığa düştü.
Bir babanın elleri dua niyetine çatladı.
Ama dualar göğe çıkmadı; çünkü fırtına dağların ardında karla boğuşuyordu.
O gün: 16 Mart 1999
Tipi, dağların diline düşmüştü.
Kar taneleri, meleklerin kanatlarından süzülüyor gibiydi ama o kanatlar üşümeyi bilmezdi.
Üç çocuk yola çıktı: Serhat, Ferhat, Cihan.
Küçücük adımlar, koca bir coğrafyanın vicdanında yürüdü.
Köprüye vardılar: Ova (Deşt) Köprüsü.
Sonra tipi, yollarını yuttu.
Gökyüzü bile onları göremez oldu.
Ve çaresizlik…
Kar büyüdü, büyüdü…
Üç kalp, o çaresizliğin içinde sustu.
Bir haber üç cümle, bir ülke üç masum.
Gazeteler yazdı:
“Üç öğrenci tipi yüzünden donarak öldü.”
Sadece üç cümle.
Ama her cümle, bir annenin içine kazınmış kış kadar acıydı.
O haber, sadece bir olay değil; bir ülkenin ihmalinin, bir sistemin soğuk yüzünün, bir köyün tükenen nefesinin hikâyesiydi.
Vicdanın kıyısında
Ve o gün, bir zamanlar “korkuyorum” diyen kadın haklı çıktı.
Korku, sezgiden öteydi, kaderin dejavusuydu.
Şimdi Bingöl’ün dağlarına her kar yağdığında, kar taneleri masum çocuk bakışları taşır.
Rüzgar estiğinde vadiler dile gelir:
“Cihan, Serhat, Ferhat…”
Yatılı okulun penceresinde hâlâ bir ışık yanar;
belki bir öğretmenin vicdanı,
belki bir annenin ciğer yarası,
belki de üç masumun hayali bekliyordur sabahı.
Belki bir gün,
Belki bir gün, kimse “korkuyorum” demeden evladını okula gönderebilir bu topraklarda.
Belki bir gün, fırtına yalnızca saçı okşar, kar yalnızca oyun olur.
Ama o güne kadar,
Bingöl’ün dağları usulca dua eder:
“Allah cennet melekleri olan üç eğitim şehidimize rahmet eylesin.”
Ve biz…
Biz o duaların içinde vicdanımızı yoklayarak yaşarız.
Çünkü bazı acılar bitmez; kar erise bile, izi kalır toprağın kalbinde.











Yorum Yazın
Facebook Yorum