Göğsümü delen sözlerle dokunuyorum sana; ait olmadığın yerde yaşamaktan doğan o sessiz yara ile. İşte sana ait olmayı, unutulmaktan doğan hüznü, köksüzlüğün acısını ve yeniden doğma umudunu taşıyan bir kelâm.
Bir insanı, bir bebeği annesinden ayırmak ne kadar imkânsızsa; insanı ait olduğu toprağından, kültüründen, dili ve hafızasından koparmak da bir tür yaşamını yaşamdan deport etmektir.
Göç yollarında savrulan kimlikler, yabancılık boyunduruklarını omuzlarında taşır.
İzmir’de yalnızlaşan anadilden kelimeler, İstanbul’da yankılanmayan bağrışlar, Ankara sokaklarında çığlıkların dindiği anlar…
Değerler yitimi denen şey, önce dilin susmasıyla, sonra benliğin unutulmasıyla hüküm sürer.
Sılâya hasret yürek, ölümün soğuk yüzüyle tanışmış gibidir; özgürlük düşüncesi bile gölgesini arar gökyüzünde.
Az Tepesi’nde savrulan gölgeler hatırlatır;
Çapakçur Deresi’nin buz gibi suyu gösterir;
Celal Çeşmesi’nin serinliği mırıldanır: “Doğa, toprak, tarih unutulmaz.”
Ama göç var—Avrupa’da bir işçi kampında, Almanya’nın soğuk apartmanlarında, bir sokağın köşesinde unutulmuş bir şarkıyla.
Bir çocuk annenin özlemini annesinden ayrılmanın kederini büyütür zihinlerde.
Bir nesil, kendinden kaçarken, benliğini kaybeder; dilini yutar, rüyasını satar, yıldızları göremez olur.
Ey unutulan doğa!
Ey göç yolları!
Ey yitip giden hassas değerler!
Ey vicdanın sessizliği!
Uyandır beni!
Hatırlat bana; gökyüzünün altındayız hâlâ.
Yıldızlar, ay, güneş bize ait hâlâ.
Manzaranın çiğdemi, yalnızca senin düşlerinle yeşerir.
Bir umut ışığı ol:
Aşiretin değilse bile insanlığın sesini taşı;
Ait olduğun topraklara saygı göster;
Hafızanı canlandır;
Göçün savurduğu her kimse için.
Çünkü ait olamamak, yalnızca yer değiştirmek değil;
Yaşamdan, özden, tarihten kopuş demektir.
Ve hiçbir insan, kendi tarihinin yabancısı olmamalıdır.











Yorum Yazın
Facebook Yorum