Omuzlarımın üzerine yine ağır bir keder çöktü kızım.
Başını koyduğun toprak bile hıçkırır gibi ağlıyor;
Gecenin karanlığı, sen gideli daha bir koyu, daha bir derin.
Benim içimdeki karanlıksa…
Tarife sığmaz bir uçurum.
Gözlerin Seyit Kasım Dağı’nın tepesinden bakıyor,
Eski bakışın değil bu.
Senin adını duyunca irkilen,
Yüreğimdeki acıyı bilip de hüzünlenen yorgun bir bakış.
Doğa Su’yum…
Bu gece yine yüreğim yangın yeri.
İçimde alev alev yanan o boşluk,
Senin gidişinle açılmış bir kapı.
Ben, o kapının ardına düşen karanlığa her gün biraz daha gömülüyorum.
Gözyaşlarım, Kerek Suyu’nun kıyısına düşen yağmur taneleri gibi…
Asi, içli, sarsak dökülüyor yüzümden.
Güneşin bile sen gitmişsin diye daha eksik parladığını görüyorum bazen;
Belki hayal, belki delilik… Sanki doğa bile seni anıyor, seni arıyor kızım.
Yine rüyama geldin bu gece.
Akşamın derin karanlığında,
Sokak lambalarının loş sarısında,
Gölgelerle ışık arasında hüzünlü bir çizgi gibi yürüyordun.
Doğduğum, büyüdüğüm o sokakta…
Yılların eskitemediği kaldırım taşlarında…
Hafifçe salınan saçlarınla, büyümüş hâlinle bana doğru geliyordun.
Ben sana koştum.
Bir babanın kalbinin kırılganlığıyla, umudun son nefesine tutunmuş hâliyle, dünyayı susturan bir hasretle koştum.
Kollarımı açtım.
O an… Bir anlığına benden kaçan yaşam geri döndü sandım.
Sana sarıldım Doğa Su’yum.
Cennet kokulu tenini duyar gibi oldum.
Bütün acılarım dindi, dünya güzelleşti, gökyüzü mavileşti gözümde.
Sonra uyandım.
Yüreğim yine boştu.
Sen yine yoktun.
O rüya, acının en ince bıçağı gibi saplandı yüreğime.
Doğa Su’yum, seni çok özlüyorum.
Özlemek kelimesinin anlatamadığı kadar çok.
Seni arıyorum; kar tanelerinin altında, baharın ilk çiçeğinde, bir kelebeğin telaşlı kanat çırpışında, bembeyaz bir bulutun gölgesinde…
Sen her şeyde varsın; hiçbir yerde yoksun.
Sen evine dönecektin.
Ben seni kucağımda taşıyıp o kapıdan içeri gireceğim günü hayal ediyordum.
Oysa sen…
Sen daha uzak bir gurbetin yolcusu oldun.
Mini minicik bedeninden alınan hücreler Elazığ’a, Gaziantep’e, İzmir’e, Amerika’ya gitti…
Ama sen evine gelmedin kızım.
Annenin yüreğine sinen kokun bile artık hatıraların levh-i mahfuzunda asılı.
Ağabeyinin gözlerinde sen gideli hiç sönmeyen bir buğu…
Ve ben…
Ben, yüreğinin düştüğü kuyuda hâlâ sana seslenen bir baba.
Neden gittin Doğa Su?
Neden kalmadın bu hayatta?
Niye bırakıp gittin bizi böyle yaralı, böyle eksik, böyle yalnızlığa mahkûm eder gibi?
Sensizlik, içimde yıkılmış bir dağ gibi ağır.
Her nefesimde bir yanımı yok ediyor.
Her sabah aynı acıya uyanıyorum;
Aynı soruya, aynı boşluğa, aynı karanlığa…
Ben, yaşamı senden önce ve senden sonra diye ikiye ayırdım.
Sayılı günlerimin miladı sensin artık.
Sen gideli zaman bile küsmüş gibi akmıyor.
Saatler yorulmuş, günler bitmiş, aylar yitmiş gibi.
Bazen kara toprağa ekilip yeşermek istiyorum:
Bana kokundan bir parça, nefesinden bir kırıntı, bir gülüşünün gölgesi bile olsa geri ver…
Biliyorum; toprağın dili yok.
Acının da merhameti yok.
Sen benim gecemsin kızım.
Benim karanlıkta bile sönmeyen yıldızım.
Sen, gündüzüme düşen güneşim;
Dağlarımın zirvesine yağan beyaz bir yalnızlık…
Bir kekliğin sabah çığlığında sen varsın,
Bir annenin yüreğinde kopan fırtınada sen;
Bir kardelenin toprağı yarıp çıkışındaki cesarette,
Bir arının kanat sesinde,
Bir menekşenin kokusunda…
Sana dair olan her şey doğada yaşıyor sanki;
Ama sen… sen… sen yoksun.
Sensizlik, yıllar geçse de içimde kopmayan bir dal.
Acının kökleri derin; ben her gün biraz daha o kökün etrafında büyüyen karanlığa bırakıyorum kendimi.
Doğa Su’yum…
Ben seni çok seviyorum.
Çok özlüyorum.
Çok arıyorum.
Neredesin kızım?
Hangi baharın ardına saklandın?
Hangi kuşun kanatlarına bindin de geçtin bu dünyadan?
Gel artık…
Bir rüyanın kıyısından,
Bir kuşun kanadından,
Bir çiçeğin yaprağından,
Bir yağmur damlasından çıkıp gel bana…
Ben burada,
Doğa’sız, Su’suz bir dünyanın en ıssız noktasında,
Sensizliğin karanlığında üşüyen bir baba olarak hâlâ seni bekliyorum…











Yorum Yazın
Facebook Yorum